29 Eylül 2019 In İçtihatler

CGK – İFADE HÜRRİYETİ-DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ

Daire:CGK
Tarih:2008
Esas No:2007/2-844
Karar No:2008/92
Kaynak:özel kaynak

İlgili Maddeler  2709 S. K. m. BAŞLANGIÇ, 3, 13, 14, 25, 26, 66) (334 S. K. m. 3, 14) (491 S. K. m. 1) (5271 S. K. m. 223) (765 S. K. m. 153, 160, 311, 312) (5237 S. K. m. 216) (2911 S. K. m. 17, 19) (5320 S. K. m.  (1412 S. K. m. 318) (2797 S. K. m. 7, 39, 40, 41) (3056 S. K. Ek m. 5, Geç. m. 2) (3713 S. K. m. 1) (2559 S. K. m. 1) (2954 S. K. m. 1) (5253 S. K. m. 1) (2820 S. K. m. 1) (625 S. K. m. 24) (Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Milletlerarası Antlaşma m. 19) (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerinin Korunmasına İlişkin Sözleşme) m. 10) (Lozan Anlaşması – Barış Antlaşması m. 39) (İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi m. 19) (İnsan Hakları Danışma Kurulunun Kuruluş, Görev ve İşleyişi ile İlgili Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik m. 4, 5, 6)
İlgili Kavramlar:CGK-İFADE HÜRRİYETİ-DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ
ÖZET: Raporun ve basın açıklamasının düşünce açıklama özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerekmektedir. İçeriğine ve ileri sürülen görüş ve önerilere katılmak yada bunları benimsemeyerek reddetmek olası ise de; konunun bilimsel şekilde ele alınması bir kamu görevi gereği hazırlanmış olması, içeriğinde, yasada öngörülen farklılıkları yekdiğeri aleyhine kin ve düşmanlığa sevkedecek ve kamu güvenliğine yönelik açık ve yakın bir tehlikeyi ortaya çıkaracak şiddet çağrısını içermemesi karşısında halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama suçu unsurlarının oluşmadığının kabulü gerekir.

(2709 S. K. m. BAŞLANGIÇ, 3, 13, 14, 25, 26, 66) (334 S. K. m. 3, 14) (491 S. K. m. 1) (5271 S. K. m. 223) (765 S. K. m. 153, 160, 311, 312) (5237 S. K. m. 216) (2911 S. K. m. 17, 19) (5320 S. K. m. (1412 S. K. m. 318) (2797 S. K. m. 7, 39, 40, 41) (3056 S. K. Ek m. 5, Geç. m. 2) (3713 S. K. m. 1) (2559 S. K. m. 1) (2954 S. K. m. 1) (5253 S. K. m. 1) (2820 S. K. m. 1) (625 S. K. m. 24) (Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Milletlerarası Antlaşma m. 19) (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerinin Korunmasına İlişkin Sözleşme) m. 10) (Lozan Anlaşması – Barış Antlaşması m. 39) (İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi m. 19) (İnsan Hakları Danışma Kurulunun Kuruluş, Görev ve İşleyişi ile İlgili Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik m. 4, 5, 6)

Dava: Sanıklar İ…… Ö…. K……. ve B….. O…’ın, haklarında Devletin yargı organlarını alenen aşağılamak suçundan açılan kamu davasının 5271 sayılı CYY.nın 223/8 maddesi gereğince düşürülmesine; halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçunun unsurları oluşmadığından beraatlarına ilişkin Ankara 28. Asliye Ceza Mahkemesince 10.05.2006 gün ve 312-356 sayı ile verilen kararın, Ankara C.Başsavcısı ve sanıklar müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine, dosyayı inceleyen Yargıtay 8. Ceza Dairesince 12.07.2007 gün ve 5222-5583 sayı ile;

1- …,

2- O Yer Cumhuriyet Başsavcısının her iki suça, sanıklar müdafiinin ise devletin yargı organlarını alenen aşağılama suçuna ilişkin temyizlerine gelince;

a- …,

Sanıklar lehine teminat getiren izin koşulunun gerçekleşip gerçekleşmediğinin kesin olarak tespiti açısından, 765 sayılı TCK.nun 160/2 madde ve fıkrası uyarınca Adalet Bakanlığından sanıklara atılı suçun takibi için izin verilip verilmediği hususunu açıkça ifade eden görüş alındıktan sonra, sonucuna göre sanıkların hukuki durumlarının takdir ve tayini gerekirken; Adalet Bakanlığının yukarıda belirtilen yazısının kovuşturma izni verilmemesi olarak kabulü suretiyle, kamu davasının CMK.nun 223/8. madde ve fıkrası uyarınca düşürülmesine karar verilmesi,

b- İnsan Haklarının başında yer alan düşünce-ifade özgürlüğü temelde düşüncenin korunmasını amaçlar. Sınırsız özgürlük anlayışı felsefi anlamda ileri sürülebilse de; bu görüşün, örgütlü siyasal toplumda geçerliliği bulunmamaktadır. Özgürlük sorumluluğu, gelişigüzel sorumluluk değildir. Dengenin korunması için düzenlemeye gereksinim olup, evrensel ilkeler gözetilerek ve ulusal takdir alanı da korunarak sınırlama yapılmalıdır. Bu nedenle de demokratik rejimlerde devlet, takdir alanının sınırları çizilmiş olarak, nesnel ölçü ve nedenlere dayanarak düşünce özgürlüğünü sınırlayabilir. Kuşkusuz her rejim gibi, demokratik rejimde varlığına yöneltilecek tehlikeler karşısında kendini koruma hakkına sahiptir. Öte yandan açık ve yakın tehlike oluşturan, ulusal güvenliği bozan ifadelerin yasaklanması da evrensel kurallardandır.

Gerek ulusal ve gerekse evrensel hukukta düşünce özgürlüğü ile ilgili olarak, hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılmasının önüne geçilmesi için ayrıntılı düzenlemeler bulunmaktadır. T.C Anayasasının başlangıcının 5. paragrafı, 3. maddesi gibi… Anayasanın 14. maddesinde ise, Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve laik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz denmiştir.

BM Medeni ve Siyasi Haklara ilişkin sözleşmenin 19/3 madde ve fıkrası ile İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinin 10/2 madde ve fıkrasında da benzer hükümler vardır.

765 sayılı TCK.nun 312. maddesi de sınırlama içeren düzenlemelerden biridir. 4744 sayılı Yasa ile getirilen değişiklik gerekçesinde, Avusturya Ceza Kanunun 283. maddesi, İsviçre Ceza Kanunun 261/bis. 1881, Fransız Basın Kanunun 24/6 madde ve fıkrası, Polonya Ceza Kanunun 256, Alman Ceza Kanunun 130. maddesi ve Danimarka Ceza Kanunun 266/b maddelerindeki benzer hükümler vurgulanarak sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığına dayanarak, halkı birbirine karşı kamu düzeni için tehlikeli olabilecek bir şekilde düşmanlığa veya kin beslemeye alenen tahrik eden kimse şeklinde tanımlanmıştır. Bu maddenin düzenlemesinde suçtan korunan hukuksal değer kamu düzenidir. Madde gerekçesinde, soyut tehlikeyi değil, somut tehlikeyi suç haline getirmek, tahrikin somut bir tehlikeye meydan verecek nitelikte olup olmadığına bakmak lazımdır açıklaması yapılmıştır. 5237 sayılı TCK.nun 216/1. madde ve fıkrasında ise, önceki yasada yeralan kamu düzeni kavramı kamu güvenliği şeklini almıştır. Kamu güvenliği, kamu düzeninin alt kategorisidir. Kamu düzeni, içeriği itibari ile değişken ve nispi olmasına karşın, yine de değişmeyen bir öz’ü içinde taşır. Bu da toplum hayatında maddi bir karışıklığın olmaması, belli bir düzenliliğin, barışın bulunması ve bu haliyle de kamu huzuru-kamu güvenliği ve kamu sağlığını içermesidir. Toplumda düzensizlik ve karışıklığın bulunmaması ve yaşamın normal, doğal akışı içinde geçtiğini belirtmek için, kamu düzeni, kavramı kullanılır. Kamu düzenini bozan eylemlerin ülke yönünden bütünsellik ve devamlılık göstermesi durumunda kamu güvenliği ile karşı karşıya geliriz. Kamu düzeni toplum hayatının huzur ve güvenlik içinde yürümesini sağlayan düzenin bir bütünüdür. Başka bir deyişle kamu düzenine karşı işlenen cürümler kamu huzur ve güvenliğini tehlikeye koyabilen suçlardandır.”
Tehlike suçu kavramının, faile ilişkin tehlikelilik haliyle ilgisi yoktur. Suçun maddi ögesi ile ilgilidir. Ceza Hukuku yalnız insan hareketinden bilfiil doğan sonuçlarla değil doğabilecek sonuçlarla da ilgilenir. Bu noktada tehlike kavramı karşımıza çıkar. Çağdaş hukukta, tehlike olasılıktan başka bir şey değildir, zarar doğurmaya elverişli tehlike, korunan hukuksal değeri bozabilecek nitelikte bulunduğu takdirde tehlike doğmuş ve buna bağlı olarak da suç oluşmuş bulunacaktır. Tehlikenin boyutu, yasal çerçevede alınması gereken önlemleri de beraberinde getirir. Kamu düzenine yönelik gerçek bir tehdidin bulunması halinde, tehlike ile orantılı zaman ve mekana ilişkin koşullar dikkate alınmak zorundadır. Kamu düzeni kavramı da toplumlara ve ülkelere ve onların yapılarına göre değişiklik gösterebilir. Milletlerin sosyal ve psikolojik şartları daima birbirinin aynı değildir. İşte burada devletlerin takdir marjı karşımıza çıkar. Devletler bunun biçimlendirilmesinde toplumsal yapılarının yanında, tarihsel geçmişlerini de gözetmek durumundadırlar. Her toplumun, kamu düzeninin korunması için farklı tedbirleri gerektiren özellikleri ve gerçekleri vardır.

765 sayılı TCK.nun 312/2 madde ve fıkrası sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığına dayanarak, halkı birbirine karşı kamu düzeni için tehlikeli olabilecek şekilde düşmanlığa veya kin beslemeye alenen tahrik eden kimseye 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezası verilir şeklinde hüküm taşımaktadır.

Bu madde ve fıkrada tanımı yapılan halk kavramı; Ceza Hukukuna göre ortak duygu, çıkar, ideoloji ve manevi değerlerin bir araya getirdiği veya aynı değerleri paylaşan insanlar grubu olarak kabul edilir.

Sosyal sınıf; toplumun yapısındaki yeri ve özelliği ile varlık kazanmış, aynı toplumsal düzeydeki bireylerin toplamından oluşan grupları kapsadığı öğreti ve içtihatlarda kabul edilmektedir. Kendiliğinden oluşmuş ancak devamlılığı bulunan ve kendi içinde organize olmamış büyük insan kategorileri de genel anlamda sosyal sınıf olarak kabul edilir.

Madde de yazılı ırk’dan genetik bakımdan şartlandırılmış, oldukça sabit olarak kuşaktan kuşağa geçen beden karakterlerinin toplamı anlaşılır.

Kutsal varlıklara bağlılık ve inanç dindir. Her din bu dinden olanlar arasında manevi bir birlik meydana getirir. Dinlerde, esaslara uygun; ancak dinin içindeki anlayış ayrılıkları mezhepleri oluşturur.

Toplumsal bilimlerde, türdeşlik ve bütünlük taşıyan, çevresindeki olanlardan seçilmiş tanımlayıcı, ölçütlerle ayırt edilen alan bölgedir. Etnik, kültürel ya da dilsel özellikler iklim ya da topografik koşullar, sınai veya kentsel gelişmişlik-yoğunluk, yönetsel birimler, ekonomik uzmanlaşma bölge tanımında özellik kazanabilir. Öğretide ise idari veya ekonomik birlik, toprak veya iklim koşullarına göre belirlenen toprak parçası bölge olarak tanımlanır.

Maddede yer alan kin bir kimseye veya bir şeye karşı duyulan ve öç almayı gerektiren şiddetli düşmanlık, garez; düşmanlık ise husumet besleyen, konuya karşı düşünerek tasarlayarak zarar vermeye, onu mağlup etmeye yönelmiş kin duygusu olarak tanımlanır.

Tahrik ise, başkalarını harekete geçirebilme imkanını ifade etmektedir. Kişiyi harekete geçirici iradesi üzerinde doğrudan doğruya psikolojik etki yapmaya yarayan bir davranış anlamındadır. Şayet açıklanan düşüncede, söylenen sözlerde (tahrik edici, harekete geçirici) bir özellik bulunuyorsa bu tahrik teşkil eder ve düşünce özgürlüğünün sınırları dışında kalır, fiilde tahrik edici özellikler saptandıktan sonra ayrıca tehlikenin yakın olması şartı aranmamalıdır. Bireyleri harekete geçirici, tahrik edici sözler ve düşünceler sadece bu özellikleri nedeniyle toplum hayatı ve düzeni bakımından tehlike teşkil eder.

Tahrik sonucu kamu güvenliğinin tehlikeye düşmesi ya da bozulması gerekmez: Tehlikenin meydana gelebilmesi yeterli sayılır. Tahrikin alenen ya da açıkça yapılması aranmaktadır. Aleniyet 765 sayılı yasanın 153/4 madde ve fıkrasında açıklanmıştır.
Fiil:

1- Matbuat vasıtasıyla veya herhangi bir propaganda vasıtasıyla;

2- Umumi veya umuma açık bir mahalde ve birden ziyade kimseler huzurunda;

3- Toplanılan mahal veya içtimaa iştirak edenlerin adedi veya toplantının mevzuu ve gayesi itibariyle hususi mahiyeti haiz olmayan bir içtimada işlenmiş olursa Ceza Kanununun tatbikinde aleni olarak işlenmiş sayılır.

Yargıtay uygulamasında aleniyet herkesin veya birçok kimsenin duyup görmesiyle değil, duyup görebilmek mümkün ve muhtemel olan yerlerde fiilin işlenmesi olarak kabul edilmektedir.

Açık ve yakın tehlike kavramı hukukumuza ilk kez Amerikan Hukukunda 4748 sayılı yasa ile 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri yasasına daha sonrada 5237 sayılı TCK.nun 216. maddesine girmiştir. Bu kavramdaki açıklık tehlikenin kuşkuya yer vermeyecek şekilde ortada olmasını, yakınlık ise düşünce açıklamasında kullanılan kelimelerin somut tehlike yani zarar yaratma olasılığına yakın olmasını ifade eder. Tehlikenin açık ve yakın olup olmadığı mahkemeler tarafından saptanacaktır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de ifadenin içeriğine, ifadenin açıklanmasındaki özene, yapıldığı bağlama, açıklamayı yapanın toplumdaki konumuna ve amacına, açıklamanın konusuna ya da hedef aldığı kişi veya gruba düşünce açıklamasının potansiyel etkisine, ifadeyi açıklayanın düşüncesini başka kavramlarla dile getirebilmesinin mümkün olup olmadığına, uygulanan yaptırımın oranlılığı ile potansiyel caydırıcı etkisine, yargısal korumanın etkililiğine, kısıtlanan düşüncede mahkemelerin ortaya koyduğu gerekçelere göre değerlendirme yapmaktadır.

Bu açıklamalar ışığında:

Sanık B….. O…’ın İHDK’nun üyesi ve bu kurulun alt kurullarından olan Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Komisyonunun Başkanı, sanık İ…… Ö…. K…….’nun ise İHDK üyesi ve aynı kurulun suç tarihindeki başkanı olduğu, İHDK’nın 1.10.2004 tarihinde yaptığı toplantıda sanık B….. O… tarafından kaleme alınan raporun oylanarak oyçokluğu ile kabul edildiği, ancak yapılan eleştiriler üzerine yine aynı sanık tarafından bir takım değişiklikler yapıldıktan sonra sanık İ…… Ö…. K……. tarafından başbakan yardımcısına verildiği ve bu sanığın 22.10.2004 tarihinde basın toplantısı ve ayrıca kamuoyuna bir de yazılı açıklama yapmak suretiyle raporu kamuoyuna duyurduğu anlaşılmıştır.

Dava konusu raporun bir bütün halinde değerlendirilmesi yapıldığında, uzun bir çalışma süresi sonunda hazırlandığı, düşünülerek, istenilerek, bilinçli olarak yapıldığı ve gelen yoğun eleştiriler sonucunda üç paragrafı çıkartılıp bazı kelimeler ve ifadeler yumuşatılmışsa da önceki rapordaki öz’ün korunduğu anlaşılmaktadır.

Buradaki görüş ve yorumları toplumun her katmanında yankı bulacak, irdelenecek ve insanları kaçınılmaz bir biçimde etkileyecektir. Sanıkların hukuki durumlarının, suç tarihinde yürürlükte bulunan 765 sayılı TCK.nun 312/2, dava tarihinde yürürlüğe girmiş bulunan 5237 sayılı TCK.nun 216/1 madde ve fıkrası kapsamında değerlendirilmesi yapıldığında;

Raporda azınlığın etnik, dilsel ve dinsel olmak üzere üç türlü olduğu, Türkiye’de ise sadece din kıstasının esas alınmış olduğundan sözedilmiştir. Azınlıklar konusu 24 Temmuz 1923 yılında imzalanan ve TBMM’nin yasalarla kabul ettiği Lozan antlaşmasında belirtilmiştir. Türkiye’deki azınlıklar Müslüman olmayan vatandaşlardır ve Türkiye’de bunun dışında başka bir azınlık yoktur. Yeni bir azınlık tanımının ve uygulamasının yapılması, yaratılması etnik ve kültürel çeşitliliği olan üniter devlet ve milletin bölünmezliğini tehlikeye düşürecek bir sonuca ulaşacaktır. Türkiye Cumhuriyetinde sosyal sınıf, etnik köken, ırk, dil, din ve bölge ayrımı yapılmaksızın bütün vatandaşlar yasalar önünde eşittir.

Milletin bölünmez bütünlüğü, Anayasanın 1. kısmında yer almaktadır. Millet, devleti oluşturan unsurlardan biridir. Buradaki millet ülkede yaşayan tüm vatandaşların oluşturduğu bir topluluktur. Millet sözcüğü alt kimlikleri red anlamına gelir demek; kamu düzeni, kamu güvenliği açısından tehlike yaratır. Etnik ve kültürel çeşitliliği barındıran Türkiye’de bu çeşitliliklerden bir veya birkaçı diğerleri aleyhine öne çıkartılır veya daha fazla değer verilirse barışçı toplumsal birliktelik temel değerleri yok olur. Böyle bir farklılık ayrımı yapmak toplumun bir kesimini diğer kesimi aleyhine veya halkı birbirine karşı kamu düzeni, kamu güvenliği için tehlikeli olabilecek şekilde düşmanlığa veya kin beslemeye alenen tahrik suçunu oluşturur.

Raporda, ayrıca Türk Kimliği-Üst Kimlik olarak ırk ve dinle tanımlanmaktadır. Yurt dışındaki soydaşlarımız dendiğinde Türk etnik kökenden olanlar kastedilmekte, Müslümanlar-Türk, Gayrimüslümler ise vatandaştır ve bu durum kendini Türk ırkından saymayan diğer alt kimlikleri yabancılaştırmıştır denilmektedir.

Oysa Türkiye Cumhuriyeti üniter bir devlettir. Anayasanın 3. maddesinde Türkiye devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. ve 66. maddesinde Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür. hükümleri yer almaktadır. Bunların açılımı devletin milli devlet olduğu ve Türk kelimesinin etnik anlamda kullanılmadığıdır. Türk milleti kavramı ırk’a, etnik kökene ve dine dayanmamaktadır. Bu Anayasal eksen karşısında; suça konu raporda Türkiye’de alt kimlik-üst kimlik ayrımı yapılmak suretiyle eleştiri ve düşünce özgürlüğü sınırları aşılmış, suçlama niteliği taşıyan ve kamuoyuna açıklanan rapor içeriği ile toplumsal tehlike boyutlarına ulaşılmıştır.

Bu nedenlerle sanıklara atılı suçun yasal unsurları itibariyle oluştuğu gözetilmeden mahkumiyetleri yerine yazılı şekilde beraatlerine karar verilmesi isabetsizliğinden oyçokluğu ile hükmün bozulmasına karar verilmiştir.

Daire Üyelerinden H.Y. Aktan ise; Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Çalışma Grubu Raporunun bir kısmının soruşturma konusu yapıldığı iddianame içeriğinden anlaşılmaktadır. Halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçu ile ilgili olarak da iddianamede;

1- Raporun Türkiye’de azınlık kavramı, tanımı, kültürel haklar başlıklı 2. maddesinde; yapılan azınlık tanımı karşısında Türkiye’nin ciddi sıkıntılara düştüğü ve Lozan Anlaşmasının kimi hükümlerini ihlal ettiği iddiası

2- Türkiye’de ilgili mevzuat ve uygulama başlığı altında ileri sürülen milletin bütünlüğü ilkesinin yanlış olduğu iddiası

♥- Türkiye’deki durumun temelleri başlığı altındaki kuramsal neden başlığı altında alt-üst kimlik ilişkisinde Türklük üst kimliği yerine Türkiyelilik üst kimliğin önerilmesi yönleriyle rapor soruşturma konusu yapılmıştır. denilmektedir.

765 sayılı TCK.nun 312/2 ve 5237 sayılı TCK.nun 216/1. madde-fıkralarında düzenlenen suç somut tehlike suçudur. Tehlike suçlarında yasa koyucu bir tehlike suçu koymak istiyorsa, cezalandıracağı tehlikenin korunan hukuksal yararı zarara uğratabilme iktidarında olmasını, başka bir deyişle; elverişlilik koşulunun varlığını aramalıdır ve ayrıca, hukuksal yarara karşı tehlikeyi önlemek istiyorsa; hukuksal yarara yönelen tehlikenin gerçekleşmesini, suç tipinde açıkça belirtmelidir. (Uğur Alacakaptan: Fikir ve Düşünce Özgürlüğü ve Tehlike Suçları-Çağdaş Batı Hukukunda Bu Konudaki Düşünce ve Uygulamalar Hukuk Kurultayı C.2, Ankara, 2000 s.20)

5237 sayılı TCK.nun 216. maddesinin 1. fıkrasındaki kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması halinde ibaresi de öğretideki görüşe koşut bir düzenlemedir. Madde gerekçesinde de suçun somut tehlike suçu olduğu belirtilmiştir.

Suçun oluşması için halkın sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini, diğer bir kesimi aleyhinde kin ve düşmanlığa alenen tahrik edilmesi yeterli olmayıp, bunun kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlikeyi ortaya çıkarması şeklinde yapılması gerekmektedir.
Kamu düzeninin toplumlara göre farklılık göstermesine karşın kamu güvenliğinin daha az esnek olması ve bu bağlamda kamu güvenliğinin tehlikeye düşürülmesinden, belirsiz sayıda kimseler ya da eşya bakımından temel bireysel değerlere yönelik zarar tehlikesinin doğmuş olmasının anlaşılması (Öykü Didem Aydın: YTCK Açısından Salt İfade Suç Tiplerine Eleştirel Bir Bakış, Hukuki Perspektifler Dergisi-HPD-Mayıs 2006, s.6, s.129, 136) karşısında halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçunda yasallığa bu yönden de özen gösterilmesi gerekmektedir.

Bu nedenle kamu güvenliğinin bozulmasının somut olgulara dayalı olarak ortaya çıkması gerekir. (İzzet Özgenç: Türk Ceza Kanunu-GAZİ-Şerhi, Ankara, 2005, 963; Mehmet Emin Artuk/Ahmet Gökçen/A.Caner Yenidünya: Ceza Hukuku-Özel Hükümler, Ankara, 2005, s.407)

Madde gerekçesinde de açıklandığı üzere kişinin söz ve davranışlarının kamu güvenliğini bozma açısından açık ve yakın bir tehlike oluşturduğunun saptanması zorunluluğu vardır. Tam bu noktada da halkın bir kesimi üzerinde tahrike konu eylemlerin işleneceği hususunda endişeyi haklı kılacak bir etkinin bulunması ve bu doğrultuda zarar doğmasa bile hiç olmazsa bir hareketlenmenin meydana gelmesi gerekir. Öte yandan maddedeki kin ve düşmanlık ibareleriyle birlikte düşünüldüğünde ancak, şiddet içeren ya da şiddete çağrı yapan tahrikler”in madde kapsamında değerlendirilebileceği ortaya çıkmaktadır. Nitekim öğretide de işlenen fiil neticesinde çeşitli halk kesimlerinin bir yerlerde toplanması veya bu halk kesimleri arasında bir infialin meydana gelmesi gerektiği ifade edilmiştir.(Artuk/Gökçen/Yenidünya s.407) Polisin basit müdahalesi ile önlenmesi mümkün olan girişimlerin meydana gelmesi, kamuoyunda ateşli tartışmaların doğması, belirli kesimlerin sert açıklamalarda bulunarak tepki göstermeleri, henüz bir tehlikenin doğmuş olduğunu göstermeyeceğinden kamu güvenliği de bozulmuş olmaz! (Aydın, s.131)

Düşünce özgürlüğünün demokratik toplumlardaki mutlak sınırı şiddet tir. Kurulu düzene ve düzenin kabul ettiği doğrulara aykırı ifadeler demokratik toplumda korumadan yararlanırlar. Demokratik toplumlarda düşünceyi korumak, kullanılmasına olanak vermek esastır. Düşünce özgürlüğünün ve bu bağlamda eleştiri özgürlüğünün bulunmadığı yerde yaşam, çekilmez hale gelir; ifade özgürlüğü yoksa, hayat fakirdir. (Herman Schwartz, Radikal, 23 Mart 2007, s.10) Öte yandan, bilim adamları, bilim yapar ve üretirler. Bilimde özgürlük asıldır ve eleştiri esastır. Tersine bir düşünce bilimle bir araya gelemez; bilimle birlikte düşünülemez, Bilim adamları, bilimsel- akademik birikimlerini, ulaştıkları sonuçları her zaman ve her yerde açıklayabilirler; bu da bilim adamlığı dürüstlüğünün ve zorunluluğunun gereğidir. Bilim dünyasına karşı, tarihe karşı sorumlu olmak gibi etik değerleri taşımaları nedeniyle bilim üretenlerin düşünce özgürlüğünden en geniş ölçüde yararlanmaları gerekmektedir.

Davaya konu olan Rapor kuşkusuz ki resmi görüşe/-lere eleştireler getirmektedir. Entelektüel derinliği olduğu da yadsınamaz; katılınmasa da düşündürücüdür. Farklı düşünenlerin – akademik ortam da dahil olmak üzere- daha farklı düşüncelerle, karşı tezlerle karşı çıkmaları doğaldır ve her zaman için bu olanaklıdır.

Raporun 5237 sayılı TCK.nun 216/1. maddesinde yazılı suç ile bir arada düşünülmesi olanaksızdır. Bireylerin anayasaya uyma yükümlülükleri, zorunlulukları mevcut ise de anayasaya aykırı düşünmelerine ve düşündüklerini açıklamalarına engel bulunmamaktadır. Özellikle belirtilmelidir ki Raporun hiçbir yerinde şiddete tahrik yoktur Şiddete tahrik, şiddete çağrının bulunmaması da suçlamayı temelsiz bırakmakta ve hiçbir şekilde ortada suç bulunmadığını göstermektedir. Rapor da TCK.nun 216/1. maddesindeki suçu aramak ve kanıtlamak olanaksız ve bu nedenle de suç olmadığını belirtmek hukuksal olarak daha kolaydır. Yasallık ilkesiyle birlikte düşünüldüğünde kamu güvenliğinin bozulmadığı, açık ve yakın tehlikenin ortaya çıkmadığı açıktır.

Tanımından hareketle bakıldığında kamu güvenliğinin bozulmadığının anlaşılmasına, aynı söylemli düşünce açıklamalarının yapılagelmesine ve haklı olarak suç sayılmamasına, yargının görevinin yasaları hukuka uygun yorumlaması ve özgürlük lehine karine ilkesinin unutulmamasının gerekmesine, kaldı ki Rapor içeriğinin ayrıca bu yorumu da gerekli kılmamasına, anayasaya aykırı düşünmenin toplumsal tehlike olarak algılanmasının olanaksız ve Raporu, halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçundan yaptırıma bağlamanın normun sınırlarının özgürlükler aleyhine genişletmek anlamına geleceğine ve bu halde de suç olanla olmayan arasındaki sınırın, hoşa gidenle gitmeyen arasındaki sınıra dayanabileceğine (Türkan Yalçın Sancar: Düşünce Özgürlüğü Bir İleri İki Geri, Güncel Hukuk, Sayı.23,2005, s.33) bunun da ceza normuna işkence yapmakla eşdeğer olmasına nazaran mahkemenin yaptığı değerlendirme sonunda beraat kararı vermesinde isabet bulunması karşısında kararın onanması düşüncesiyle çoğunluğun düşüncesine katılmamaktayım. görüşüyle karşı oy kullanmıştır.
Yargıtay C.Başsavcılığı ise 01.11.2007 gün ve 179403 sayı ile;

Sanık B….. O…’ın üyesi ve basın sözcüsü, sanık İ…… Ö…. K…….’nun ise başkanı olduğu İnsan Hakları Danışma Kurulu bünyesindeki Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Komisyonu tarafından hazırlanan Azınlık Hakları ve Kültürel Hakları Çalışma Grubu raporunun onaylanarak kabulünden sonra sanık İ…… Ö…. K……. tarafından kamuoyuna duyurulduğu, daha sonra her iki sanık tarafından düzeltme yapılarak Başbakanlığa sunulduğu, raporda yer alan bazı bölümlerde halkın kin ve düşmanlığa tahrik edildiği ve bu suretle sanıkların 5237 sayılı TCK.nun 216/1. maddesinde düzenlenen suçu işlediği iddiasıyla kamu davası açılmıştır.

Yapılan yargılama sonucunda yerel mahkemece; Suçun unsurlarının oluşmadığı kabul edilerek sanıkların beraatine karar verilmiştir.

Ankara Cumhuriyet başsavcılığının itirazı üzerine temyiz incelemesini yapan Yüksek Daire sanıklara yüklenen suçun unsurları itibariyle oluştuğu gözetilmeden mahkumiyetleri yerine beraatlerine karar verilmesinin yasaya aykırı olduğu gerekçesiyle hükmü bozmuştur.

Sanıklara isnad edilen halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçu o tarihte yürürlükte bulunan 765 sayılı TCK.nun 312/2 ve iddianamenin düzenlendiği tarih itibariyle yürürlüğe girmiş bulunan 5237 sayılı TCK.nun 216/1. maddelerinde aşağıdaki şekilde düzenlenmiştir.

-765 Sayılı TCK. Madde 321/2:

Sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığına dayanarak, halkı birbirine karşı kamu düzeni için tehlikeli olabilecek şekilde düşmanlığa veya kin beslemeye alenen tahrik eden kimseye bir yıldan 3 yıla kadar hapis cezası verilir

-5237 Sayılı TCK.madde 216/1:

Halkın sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini, diğer bir kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik eden kimse, bu nedenle kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması halinde bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır.

Her iki madde de suça öngörülen ceza aynı olmakla birlikte suçun tanımı bakımından önemli farklılıklar mevcuttur. Nitekim 5237 sayılı Ceza Kanununda kamu düzeni yerine kamu güvenliği kriterlerine yer verilmiş ve ayrıca yeni bir unsur olarak da açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması koşulu getirilmiştir.

Bu açıklamalar ışığında somut olaya bakıldığında:

Sanıkların hazırlanmasına katılıp kamuoyuna açıkladıkları Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Çalışma Grubu Raporunda:

– Azınlığın Tanımının,

– Milletin Bütünlüğü İlkesinin,

– Alt Kimlik-Üst Kimlik Konusunun,

Ele alınıp irdelendiği bölümlerde yer verilen görüş ve önerilerin halkı kin ve düşmanlığa tahrik edici nitelikte olduğu ve bu nedenle atılı suçun oluştuğu iddia olunmaktadır.

Konu 765 ve 5237 sayılı Ceza Kanunları açısından ayrı ayrı ele alınmalıdır.

Rapordaki:

Azınlık kavramının dilsel ve etnik kıstaslar da gözetilerek genişletilmesi gerektiğine, milletin bütünlüğü ilkesinin yanlış olduğuna, Türklük üst kimliği yerine, Türkiyelilik üst kimliği kavramının kabulünün daha doğru olacağına ilişkin değerlendirmeler karşısında, fiilde tahrik edici özelliklerin mevcut olduğu ve bu nedenle 765 sayılı TCK.nun 312/2. maddesinde düzen¬lenen suçun unsurlarının oluştuğu kabul edilebilir. Ancak; 5237 sayılı TCK.nun 216/1. maddesi açısından bakıldığında aynı sonuca ulaşılması mümkün bulunmamaktadır.

Şöyle ki:

5237 sayılı Türk Ceza Kanunundaki düzenlemeye göre suçun oluşması için halkın sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir kesiminin, diğer bir kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik edilmesi yeterli olmayıp, bunun kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlikeyi ortaya çıkarması gerekmektedir.

Kamu güvenliği açısından açık ve yakın tehlike unsurunun neyi ifade ettiği maddenin gerekçesinde:

– Fıkra metninde; fiilin kamu güvenliğini tehlikeye düşürecek biçimde yapılması arandığı için, suç; soyut tehlike suçu olmaktan çıkarılmış, somut tehlike suçu haline getirilmiştir. Bu suretle, çağdaş hukuktaki soyut tehlike suçlarını azaltma yönündeki eğilim dikkate alınmış, temel hak ve hürriyetlerin kullanım alanı genişletilmiştir. Bu düzenleme sayesinde kin ve düşmanlık ibaresinin anlamı da dikkate alındığında sadece şiddet içeren ya da şiddeti tavsiye eden tahrikler madde kapsamında değerlendirilebilecektir.

Söz konusu suçun oluşması için, kamu güvenliğinin bozulması tehlikesinin somut olgulara dayalı olarak varlığı gereklidir. Bu tehlike, somut bir tehlikedir. Bu somut tehlikenin gerçekleşip gerçekleşmediğini belirlerken failin söz ve davranışlarının neden olduğu tehlike neticesinin gerçekleşmesi gerekir. Hakim, kullanılan ifadeler dolayısıyla bu tehlikenin gerçekleşip gerçekleşmediğini, dayanak noktalarını göstermek suretiyle belirleyecektir. Bu kapsamda, kişinin söz ve davranışlarının kamu güvenliğini bozma açısından yakın bir tehlike oluşturduğunun tespit edilmesi gerekir. Kişinin söz ve davranışlarının, halkın bir kesimi üzerinde tahrik konusu fiillerin işleneceği hususunda duyulan endişeyi haklı kılacak bir etki oluşturması gerekir. İfade özgürlüğü ile bu tip tehlike suçları arasında açık ve mevcut tehlike kriterinin var olması gerekir. Buna göre, yapılan konuşma veya öne sürülen düşünceler toplum açısından açık ve mevcut bir tehlike oluşturduğu takdirde yasaklanabilmekte, keza böyle bir tehlikenin somut olarak, açıkça tespit edilmedikçe söz konusu suçtan dolayı cezalandırma yoluna gidilemez.- Şeklinde açıklanmıştır.

Görüldüğü gibi suç soyut tehlike suçu olmaktan çıkarılıp somut tehlike suçu haline getirilmiştir. Kişinin söz ve davranışlarının kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlike oluşturması ve bunu da somut olgulara dayalı olarak saptanması zorunludur.
Buna göre; suça konu edilen raporun içeriği ve toplumdaki yansımaları itibariyle kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlike”nin somut olgulara dayalı olarak varlığından sözedilemeyeceğinden;

Yerel Mahkemenin, suçun unsurlarının oluşmadığı yönündeki kabulünde bir isabetsizlik bulunmamaktadır. görüşüyle itiraz yasa yoluna başvurarak Özel Daire kararının 2-b bölümünde yer alan bozma kararının kaldırılmasına, Yerel Mahkemenin sanıklar hakkında, halkı kin ve düşmanlığa tahrik etme suçundan kurduğu beraat hükmünün onanmasına karar verilmesini talep etmiştir.

Dosya Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilmekle, Yargıtay Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.

TÜRK MİLLETİ ADINA

CEZA GENEL KURULU KARARI

Halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçundan sanıklar İ…… Ö…. K……. ile B….. O… haklarında beraat kararı verilen olayda. Özel Daire çoğunluğu ile Yargıtay C.Başsavcılığı arasında çözümlenmesi gereken hukuki uyuşmazlık, sanıklara yüklenen suçun unsurlarının oluşup oluşmadığının belirlenmesine ilişkindir.

Ön sorun olarak görüşülen konular:

Yargıtay C.Başsavcılığınca itiraz yasa yoluna başvurulmasından sonra, dosyanın Ceza Genel Kurulunca incelenmesi aşamasında sanıklar müdafii 21.11.2007 ve 28.04.2008 günlü dilekçeler ile başvuruda bulunarak bazı taleplerde bulunduklarından, bu talepler Yargıtay İç Yönetmeliğinin 27. maddesi uyarınca ön sorun olarak ele alınmış ve öncelikle değerlendirilmiştir.

Buna göre;

1- Sanıklar müdafii, 21.11.2007 havale tarihli dilekçe ile Ceza Genel Kurulunda işin görüşmelerine katılarak açıklamalarda bulunmak isteminde bulunmuştur.

5320 sayılı Yasanın 8. maddesi uyarınca halen yürürlükte bulunan 1412 sayılı Ceza Yargılamaları Usulü Yasası’nın 318; 2797 sayılı Yargıtay Yasası’nın 7 ve 39 ile Yargıtay İç Yönetmeliği’nin 12, 22, 25. maddeleri ve Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun müzakere usullerine ilişkin olarak süreklilik kazanan uygulama gereğince, Ceza Genel Kurulu görüşmelerinin gizli yapılmasının öngörülmüş olması karşısında, istemin kabulüne yasal olanak bulunmamaktadır. Bu nedenle sanıklar müdafiinin bu isteminin reddine karar verilmesi gerekmektedir.

2- Yine sanıklar müdafii, 28.04.2008 havale tarihli dilekçe ile Ceza Genel Kurulunda işin görüşülmesi sırasında tutanak tutularak, görüşmelerden haberdar olabilmeleri bakımından kendilerine tevdiini talep etmiştir.

2797 sayılı Yargıtay Yasası’nın 40 ve 41 ile Yargıtay İç Yönetmeliği’nin 26/3. maddeleri uyarınca, Ceza Genel Kurulunda yapılan görüşmelerin tutanakla saptanması yasal olarak olanaksızdır. Bu nedenle sanıklar müdafiinin bu isteminin de reddine karar verilmelidir.

Bu itibarla sanıklar müdafiinin yerinde olmayan istemlerinin oybirliği ile reddine karar verildikten sonra, dosyanın esasının incelenmesine geçilmiştir.
Dosyanın esasına yönelik yapılan incelemede:

1- Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulunun hukuki niteliği ve olayın Özeti:

A) Sanıkların olay tarihlerinde görev yaptıkları Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulunun hukuki niteliğinin incelenmesinde;

Başbakanlık Teşkilatı Hakkında Yasa Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabulü Hakkında 3056 sayılı Yasanın, 12.04.2001 gün ve 4624 sayılı Yasa ile değişik Ek 5. maddesine göre;

İnsan haklarına ilişkin olarak ilgili Devlet Kuruluşları arasında iletişim sağlamak ve insan haklarını kapsayan Ulusal ve uluslar arası konularda danışma organı olarak görev yapmak üzere, Başbakanın görevlendireceği bir Devlet Bakanına bağlı olarak İnsan Hakları Danışma Kurulu oluşturulması, bu kurulun üyelerinin, kamu kurum ve kuruluşları, meslek kuruluşları, insan hakları alanında faaliyet gösteren sivil toplum örgütleri ve bu alanda yayınları ve çalışmaları bulunan kişiler arasından seçilecek temsilcilerden oluşturularak bu üyelerin kendi aralarından seçecekleri bir başkan başkanlığında faaliyet göstermesi ve giderlerinin de Başbakanlık bütçesinden sağlanması öngörülmüş, ayrıca aynı Yasanın geçici 2. maddesinde de; görev ve işleyişi ile ilgili usul ve esasların belirlenmesi için yönetmelik çıkarılması hükme bağlanmıştır.

Anılan Yasaya bağlı olarak da 15.08.2001 günlü Resmi Gazetede, İnsan Hakları Danışma Kurulunun Kuruluş, Görev ve İşleyişi ile İlgili Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik yayımlanmış, bu yönetmeliğin bazı maddeleri ise 20.02.2003 günlü Resmi Gazetede yayımlanan değişikliklere uğramıştır.

Yönetmeliğin 4. maddesinde hangi kuruluşlardan kaç temsilcinin Kurula üye olarak seçilecekleri belirtilmiş olup, olay tarihinde Kurulun toplam 78 üyesinin bulunduğu, sanıklar İ…… Ö…. K……. ile B….. O…’ın, Yönetmeliğin 4/n maddesi gereğince, çalışmalarında insan hakları konularına yer veren on öğretim üyesi arasında yer alarak Kurulda görevlendirildikleri, Kurul Üyelerince yapılan seçim sonucunda İ…… Ö…. K…….’nun, Kurul Başkanlığına seçildiği, B….. O…’ın ise, Kurulun Üyesi ve Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Çalışma Grubunun sözcüsü olduğu anlaşılmaktadır.

Yönetmeliğin 5. maddesinde Kurulun görevleri 7 bent halinde sayılmış, (b) bendine göre; yürürlükteki mevzuatın ve yasa tasarılarının insan hakları temel ilkeleri, uluslararası belgeler ve mekanizmalarla uyumlu hale getirilmesi için uygun gördüğü konularda görüş bildirmek, idari önlemlerin alınmasını tavsiye etmek de bu görevler arasında yer almaktadır.

Yine Yönetmeliğin 6. maddesine göre Kurul; Şubat, Haziran, Ekim aylarının ilk haftasında olmak üzere yılda üç sefer düzenli olarak toplanır. Toplantı, üye tam sayısının yarıdan bir fazlası ile yapılır ve kararlar toplantıya katılanların yarısının bir fazlası ile alınır. Maddenin (k) bendine göre, ise; Kurul, çalışmalarının gerektirdiği hallerde komisyonlar ve alt komiteler kurabilir.

Gerek sanıkların savunmalarından gerekse dosya içeriğinden, 13 ayrı çalışma grubu kurulduğu anlaşılmaktadır. Bu gruplardan bir tanesi de davaya konu raporu hazırlayan, Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Çalışma Grubudur.

B) Olayın gelişim süreci;

Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Çalışma Grubu, 2003 yılında çalışmaya başlamış ve 14.07.2003 tarihinde raporun ilk hali ortaya çıkmıştır.

2004 yılının Haziran toplantısında, tartışmalar doğrultusunda rapora yeni bir şekil verilmiş ve 1 Ekim tarihinde yapılan toplantıda, Kurul Üyelerinin bazılarının çekinceleri doğrultusunda raporda yer alan bazı ifadelerin değiştirilmesi kararlaştırılarak bu konuda komisyon sözcüsü Bakın Oran’a yetki verilmiş ve değiştirilecek metin beklenmeden rapor oylanarak 7 ret, 2 çekimser oya karşılık 24 kabul oyu ile kabul edilmiştir. Rapor 22 Ekim 2004 tarihinde son halini almış ve aynı gün bu haliyle İnsan Hakları Konusunda Koordinasyon görevini yürüten Başbakan Yardımcısına bir üst yazı ile sunulmuştur.

Kurul Başkanı İ…… Ö…. K……. ve Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Çalışma Grubu sözcüsü B….. O…, 1 Kasım 2004 tarihinde bir basın açıklaması yaparak raporun özetini basın mensuplarına sunmuş, ancak Kurul Üyesi de olan bazı kişilerin sözlü ve eylemli müdahaleleri sonucunda basın açıklaması yarıda kalmış, Kamu-Sen Genel Sekreteri F…… Y…. basın açıklaması metnini, sanık İ…… Ö…. K…….’nun elinden alarak yırtmıştır.

Daha sonra, Kurul Üyelerinden M…. A… ve Fethi Bolayır, basın açıklaması metni ve rapor metninde suç işlendiğinden bahisle suç duyurusunda bulunmuşlar ve sanıklar hakkında soruşturma başlatılmıştır. Soruşturma sonucunda yargılamaya konu kamu davası açılmış ve yapılan yargılama sonunda sanıklara yüklenen suçun unsurlarının oluşmadığı kabul edilerek beraatlarına karar verilmiştir.

2- Yargılamaya konu metinler:

A) İnsan Hakları Danışma Kurulu Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Çalışma Grubu tarafından hazırlanan ve 22.10.2004 tarihinde Başbakanlığa sunulan raporun, hukuki uyuşmazlık ile ilgili bölümleri;

Anılan raporun yargılama konusu suç ile ilgili bölümleri aynen şu şekildedir:

1) DÜNYADA AZINLIK KAVRAMI VE TANIMI

Azınlık kavramı dünyada 16. yüzyıldan bugüne kullanılmaktadır. Mutlakıyetçi krallık adı verilen yönetim biçimi kurulunca ve yaklaşık aynı zaman dilimi içinde dinsel azınlıklar ortaya çıkınca (Katolik krallıklarda Protestanlar, Protestan krallıklarda Katolikler) bu azınlıkların karşılıklı olarak korunması gerekmiş ve ancak o zaman azınlık kavramı ortaya çıkmıştır. 1789′dan sonra dinsel azınlıkların yanına bir de ulusal azınlık kavramı eklenecektir.

Avrupa devletleri bu azınlıkları korumayı kendi içlerinde hallettikten sonra kendi dışlarına dönmüşler ve Osmanlı imparatorluğu içindeki gayrimüslimleri koruma ve bu sayede de Osmanlı’ya müdahale etme çabalarına girişmişlerdir. Sonuçta Avrupa ülkeleri birbirleriyle çatışmaya başlamışlar, böylece ortaya Şark Meselesi (Doğu Sorunu) çıkmıştır.

Bu uluslararası koruma çabaları önce tek taraflı koruma fermanları (ör. 1598 Nant Fermanı) ve ikili antlaşmalar (ör. 1699 Karlofça Antlaşması) biçiminde başlamış, 19. yüzyılda çok taraflı antlaşmalar (ör. 1856 Paris Antlaşması) evresine geçmiş ve nihayet 1920′de Milletler Cemiyeti’nin kurulmasıyla uluslararası örgüt güvencesinde azınlık koruması dönemi açılmıştır. Dünya şu anda da bu evrededir ve uluslararası azınlık koruma mekanizması Birleşmiş Milletler, Avrupa Konseyi, Avrupa Birliği, AGİT gibi kuruluşların şemsiyesi altında yürümektedir.
2) TÜRKİYE’DE AZINLIK KAVRAMI, TANIMI, KÜLTÜREL HAKLAR

Milletler Cemiyeti döneminden bu yana azınlık kavramının ölçütü üçlüdür: etnik, dilsel, dinsel azınlıklar. Bununla birlikte, Türkiye 1923 Lozan’da bunların üçünü de kabul etmemiş ve yalnızca gayrimüslim yurttaşların azınlık olduğunu ve dolayısıyla uluslararası azınlık korumasından yararlanabileceğini kabul ettirmiştir.

Bununla birlikte, aradan yaklaşık seksen yıl geçmiş olduğu ve bu arada dünyadaki azınlık kavramı, tanımı ve hakları büyük gelişme gösterdiği için Türkiye ciddi sıkıntılarla karşı karşıya kalmaktadır. Üstelik, 1990′dan sonra azınlık hakları hem mekan hem de nitelik olarak daha da genişlemiş ve güçlenmiştir.

Bu sıkıntılar yalnızca Lozan’ın sınırlı tanımından kaynaklanmamaktadır. Türkiye, imzaladığı uluslararası sözleşmelere getirdiği bir tür rezervle (çekince, ihtirazi kayıt) daha da dar bir kalıp ileri sürmektedir. Bu Yorum Beyanına göre, Türkiye, Lozan’ın yanı sıra 1982 Anayasasının kısıtlamalarını da uluslararası ortamda ileri sürmekte, katıldığı sözleşmelerde getirilen hakların Lozan’da kabul edilenler dışındakilere de getirilmesi ve 1982 Anayasası tarafından yasaklanan haklardan olması halinde uygulanmayacağını bildirmektedir.

Türkiye’nin bu konudaki sıkıntılarını iki noktada özetleyebiliriz:

1) Türkiye’nin bu sınırlayıcı tutumu, dünyadaki eğilimlere gitgide ters düşmektedir. BM insan Hakları Komitesinin 1990′lardaki yorumundan sonra eğilim, bir ülkede azınlık olup olmadığını o ülkeye sormamak ve eğer etnik, dilsel, dinsel bakımdan farklılık gösteren ve bu farklılığı kimliğinin ayrılmaz parçası sayan gruplar varsa, o devlette azınlık bulunduğunu kabul etmek yönündedir. Fakat, bunlara azınlık statüsü tanıyıp tanımamak tamamen ulus-devletin yetki alanına girer.

Burada hemen belirtelim ki Avrupa Birliği’nin, Türkiye’den, farklı kültürel gruplara azınlık statüsü ve hakları tanınması yolunda bir talebi kesinlikle yoktur. Yalnızca, kültürel bakımdan farklı bütün yurttaşlara eşit muamele yapılmasını istemektedir. Bu nokta çok iyi anlaşılmak zorundadır.

2) Türkiye Lozan’ı da gerektiği gibi uygulamamaktadır ve dolayısıyla Türkiye’nin bu kurucu antlaşmasının kimi hükümlerini dahi ihlal etmektedir.

Bir kere, gayrimüslimlere getirilmiş olan haklar tam olarak uygulanmamaktadır. Hem bu haklar yalnızca üç büyük azınlığa (Ermeni, Musevi, Rum) tanınmakta ve diğer gayrimüslimlere (ör. Süryaniler için madde 40′daki eğitim hakkı) tanınmamaktadır, hem de Lozan Kesim lll’ün bu gayrimüslimler dışındakilere uluslararası koruma olmaksızın getirdiği haklar devlet tarafından görmezden gelinmektedir.

Birinci duruma örnek olarak, basında 1936 Beyannamesi olarak ünlenen uygulama, ikinci duruma ise Lozan’ın 39/4 maddesi gösterilebilir. Bu madde, bütün TC yurttaşlarına, dilediği dili ticarette, açık ve kapalı toplantılarda, her türlü basın ve yayın araçlarında kullanma hakkı getirmektedir. Yani bu kullanımın tek istisnası, resmi dairelerdir. Bu konuda, örneğin radyo ve TV’lerde kimse istediği dilde yayın yapamadığı için 03 Ağustos 2002′de Üçüncü Uyum Paketi çıkartılmış, ama o da uygulanamadığı için bir de 30 Temmuz 2003′te Yedinci Paket çıkartılması gerekmiştir. Kasım 2003 sonunda RTÜK bu konuda bir yönetmelik hazırlamıştır. Burada da zaman ve mekan kısıtlamaları getirilmiştir.

Oysa, örneğin Lozan 39/4 uygulansa, örneğin Kürtçe yayın konusunun getirdiği ve Türkiye’yi boşu boşuna meşgul eden sıkıntılı tartışmalar kendiliğinden sona erecektir. Böyle bir durum, Türkiye’nin dört açıdan çok işine yarayacaktır:

1) Türkiye’nin, çok yakın bir gelecekte, zaten bir yararını görmediği Yorum Beyanından vazgeçmek zorunda kalacağı kesindir. Bunu AB zoruyla değil, kendi iradesiyle yapması ulusal egemenlik kavramı açısından çok önemlidir ve bu da kendi kurucu antlaşması Lozan’ın hükümlerini uygulamasıyla olacaktır.

2) Bir gün, kaçınılmaz olarak, herkes her dilde yayın yapabilecektir. Buna geçişte yeni ve tartışmalı yasalar çıkarmakla uğraşmak yerine, Lozan’ın zaten en az anayasa değerinde olan hükümlerinin uygulandığı gerekçesini ileri sürmek devlet için büyük kolaylık sağlayacaktır.

3) Türkiye’de uluslararası koruma altında azınlık yaratmamak açısından, bütün yurttaşlara mümkün olduğu kadar geniş özgürlükler verilmesi gerektiği açıktır ve bu madde tüm TC yurttaşlarından söz etmektedir.

4) Türkiye’de devletin kendi insanına daha insanca muamele yapmasının, ülkede birlik ve beraberlik açısından çok yararlı olacağına kuşku yoktur. Çünkü zorunlu yurttaşlardan oluşan bir ülke zayıf bir ülkedir, insanları mutlu ederek onları gönüllü yurttaşlar haline getirmek bizzat devleti kuvvetlendirecektir. Devletin en az çekineceği vatandaş, hakkını verdiği vatandaştır.

3) TÜRKİYE’DE İLGİLİ MEVZUAT VE UYGULAMA

Türkiye’de azınlıkları ve dolayısıyla kültürel hakları ilgilendiren mevzuat, ülkedeki azınlık kavramı ve haklarından daha kısıtlayıcı durumdadır.

Bunun temel kaynağı, Anayasa’nın 3/1 maddesidir: Türkiye devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir”.

Devletin ülkesiyle bölünmez bütünlüğü son derece doğal ve tüm dünyada tartışmasız kabul edilen bir husustur. Fakat milletin bölünmez bütünlüğü kavramı, bizlere doğal gibi gelivermekle birlikte, bir Batılıya son derece terstir. Çünkü bu terimi kullanmak milletin tek parça (monolitik) olduğunu söylemektir ki, milleti oluşturan çeşitli altkimliklerin inkarı anlamına gelir ve dolayısıyla demokrasinin özüne karşıdır. Bu yabancı oluş durumu uluslararası insan hakları alanında şöyle somutlaşmaktadır: Hakların sınırlandırılmasında kullanılan ölçütlerde milli güvenlik ve toprak bütünlüğü vardır ama, milletin bütünlüğü yoktur. İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi (İHAM) kendi önüne getirilen davalarda, ülkede azınlıklar bulunduğunu ileri sürmenin engellenemeyeceğini belirterek ihlal kararı vermektedir.

Diğer yandan, (Türkiye Devletinin) Dili Türkçedir ibaresini anlamak hepten imkansızdır, çünkü devletin dili olmaz. Resmi dili olur ve o ülkedeki yurttaşlar devletle ilişkilerinde bu resmi dili kullanmanın yanı sıra, ülkede çeşitli diller konuşurlar ve bu dillerde yayın yaparlar. Nitekim, 1961 Anayasasındaki ifade: Resmi dil Türkçedir biçimindedir (md.3).

Anayasa’nın ve yasaların sayısız maddesinde tekrarlanan devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğü ilkesi, azınlık yaratmak adı altında kültürel alt-kimlikleri reddeder biçimde yorumlanınca, Türkiye’deki mevzuat, alt-kimliklerin tanınması halinde bu bütünlüğün bozulmak istendiğini varsaymaya ve dolayısıyla bunu yapanları bölücülük/yıkıcılıkla suçlamaya yönelik bir mevzuat olmaktadır. Terörle Mücadele Kanunu, Polis Vazife ve Selahiyetleri Kanunu, Türkiye Radyo ve Televizyon Kanunu, Dernekler Kanunu, Siyasi Partiler Kanunu gibi önemli yasalarda etnik ve dilsel farklılıklara dayanan azınlıkların var olduğunu ileri sürmek yoluyla azınlık yaratmak şiddetle cezalandırılmaktadır.

Anayasa böyle olunca, kimi yasa ve yönetmeliklerde, Türk teriminin Atatürk tarafından algılanmış biçimine hiç de benzemeyen hükümler getirilebilmektedir. Örneğin 28 Aralık 1988′de çıkartılan ve 1991′e kadar uygulanan Sabotajlara Karşı Koruma Yönetmeliği, hangi kategorilerin sabotaj yapabileceklerini sıralarken, gayrimüslim TC vatandaşlarını da Memleket içindeki yerli yabancılar (Türk tebaalı) ve yabancı ırktan olanlar diyerek bu kategoriye katmıştır. Yabancılar tarafından açılmış özel okullara Türk müdür başyardımcısı atanmasına ilişkin olan 625 sayılı Özel Öğretim Kurumları Kanununun 24/1 maddesi, Türk yurttaşı olan azınlıkların okullarına da uygulanmaktadır. Üstelik, md.24/1 bu başyardımcının Türk asıllı ve TC uyruklu olacağını söylemektedir ve bu hüküm halen yürürlüktedir.

1940′lara kadar gayrimüslim yurttaşların ecanip (yabancılar) defterine kaydedilmiş olması, 1942 Varlık Vergisinin yasada bulunmayan bir G (gayrimüslim) cetveli uygulayarak bu yurttaşlardan Müslümanlara oranla çok daha fazla vergi almış bulunması, 1950′lere kadar askeri okullara ve hatta sivil kurumlara kabul edilmenin TC tebaasından ve Türk ırkından olmak şartına bağlı kılınması, bütün bunlar yalnızca geçmişte kalmış olaylar değildir. Bugün de TSK, Dışişleri, Emniyet, MİT başta olmak üzere, üniversiteler dışında gayrimüslim memura rastlanmaz. Bu örnekler Türk teriminin ırk ve hatta din bağlamındaki kullanımını yansıttıkları için, 21. Yüzyıl eşiğinde Türkiye’yi uluslararası planda layık olduğu yere ulaşmaktan ciddi biçimde alıkoyan ve içte de ulusal birliği zedeleyen uygulamalardır.

……
5) TÜRKİYE’DEKİ DURUMUN TEMELLERİ

İncelediğimiz bu azınlıklar konusunun Türkiye’de çok dar ve çok yanlış bir açıdan ele alındığı açıktır. Bu açının temel direkleri şöyle özetlenebilir:

1) Türkiye, azınlık kavramının ve hukukunun dünyadaki gelişmelerini izlemek yerine, 1923 yılına takılıp kalmakta, üstelik 1923 Lozan’ı da yanlış/eksik yorumlamaktadır.

2) Azınlığın farklı kimliğinin kabulü ile azınlık statüsü/hakları vermek aynı şey sayılmakta/sanılmaktadır. Oysa birincisi objektif bir durumdur, ikincisi ise devletin bileceği iştir.

3) Demokrasi anlamına gelen iç self-determinasyon ile parçalanma anlamına gelen dış self-determinasyon aynı şey sanılmakta ve sonuçta farklı kimliklerin tanınması ile devlet toprağının parçalanması aynı şey sayılmaktadır.

4) Millet konusunda teklik ile birlik aynı şey sayılmakta/sanılmakta ve birincinin ikinciyi gitgide tahrip etmekte olduğunun farkına varılmamaktadır.

5) Bir millet olarak Türklerden söz ederken, Türk teriminin aynı zamanda bir etnik (hatta, dinsel) grup anlamına geldiği görülmemektedir.

Bu durumların ortaya çıkmasının, biri kuramsal diğeri de tarihsel/siyasal olmak üzere iki temeli vardır.

Kuramsal Neden: Türkiye Cumhuriyeti’nde Alt-Üst Kimlik ilişkisi

Türkiye, Osmanlı imparatorluğu yıkıldıktan sonra onun yerine geçerken, onda bulunan alt-kimlikleri (çeşitli etnik, dinsel, vs. grupları) olduğu gibi miras almıştır. Fakat İmparatorlukdaki üst-kimlik (devletin yurttaşına verdiği kimlik) Osmanlı iken, Türkiye Cumhuriyeti’nde Türk olarak belirlenmiştir.

Bu üst-kimlik, vatandaşı ırk ve hatta dinle tanımlama eğilimindedir. Ör. Yurt dışındaki soydaşlarımız dendiği zaman Türk etnik kökenden olanlar kastedilmektedir. Diğer yandan Türk sayılabilmek için ayrıca Müslüman olmak gerektiği, gayrimüslim yurttaşlarımıza Türk değil Vatandaş denmesinden de bellidir. Türkiye’de hiç kimse örneğin bir Rum veya Musevi yurttaştan söz ettiği zaman Türk dememektedir, çünkü Müslüman olmayan bir yurttaştan söz etmektedir. Bunun devlet uygulamasına ilişkin üzücü örnekleri yukarıda yeterince verilmiştir.

Bu durum, kendini Türk ırkından saymayan diğer alt-kimlikleri yabancılaştırmış ve sorun yaratmıştır. Eğer bu üst-kimlik Türkiyeli olsaydı, bu durum ortaya çıkmazdı. Çünkü tamamen toprak esasına dayandığı ve kan esasını tamamen dışladığı için bütün alt-kimlikleri eşit biçimde kucaklayacak ve işin içine etnik, dinsel vs. özellikleri karıştırmamış olacaktı.

Bu konuda, 82 Anayasasının vatandaşlık tanımı, Atatürk’ün 1924 Anayasasının tanımından çok daha dardır. 24 Anayasası, Türkiye Ahalisi terimini kullanmıştır. Bu terim, yalnızca üzerinde yaşanan toprağa gönderme yaptığına değindiğimiz Türkiyeli biçimindeki üst-kimliği çağrıştırmaktadır. Bu üst-kimlik, eskiden özdeş sayılan milliyet (belli bir etnik kökene mensubiyet) ile vatandaşlık (bireyin devletle hukuksal ilişkisi) kavramlarını ayrı ve bağımsız kavramlar olarak ele almayı sağlayacak ve bu toprakta yaşayan bütün alt-kimlikleri istisnasız kucaklayacaktır. Böylece Gönüllü vatandaşlardan oluşacak ulusun, devletini çok daha büyük bir istekle benimseyeceğine hiçbir kuşku yoktur.

Tarihsel ve Siyasal Neden: Sevr Sendromu

1990′ların başında Türkiye’nin parçalanma tehlikesiyle karşı karşıya olduğu hususunda bir Sevr Sendromunun yaşandığı bilinmektedir. Fakat böyle bir havanın bugün de ileri sürülmesi ve bir paranoya haline gelmiş olması rahatsız edici ve milleti zayıflatıcı bir durumdur. Bugün Doğu Karadeniz’de bir Pontus Devleti’nin kurulacağından, Dönmelerin Türkiye’yi idare ettiğinden, Fener Patrikhanesinin İstanbul’da bir tür Vatikan devlet: kuracağından söz edenler böyle bir havayı yaratmaya özen göstermektedirler.

Bu türden bir atmosfer, Türkiye’deki en masum kimlik taleplerini bile Türkiye’nin parçalanmak istendiği biçimde yorumlamakta ve anında bastırmak istemektedir. Bu durum, aynı zamanda, büyük Batılı ülkelerin müdahalesini de davet etmektedir, çünkü Türkiye’nin AB’ye girebilmek için kendi imzasıyla rıza gösterdiği demokrasiye aykırılık oluşturmaktadır. Kendi yurdunda böyle bir paranoyayla demokrasiyi geciktirmek, Türkiye’ye hizmet değildir. Özellikle Kürtçe’nin kullanılması konusunda getirilmek istenen reformlar söz konusu olduğunda, hemen Türkiye’nin parçalanacağından söz edilmekte, bunun terörü canlandıracağı söylenmekte, her türlü reform böyle bir paranoya havası içinde engellenmek istenmektedir. Oysa, bunu yapanlar, reformlar engellendiği takdirde kimi çevrelerin terörü tekrar tek alternatif olarak algılamaya sürüklenebileceğini görmemektedirler.

Bununla birlikte, AB’ye hazırlık süreci, Türkiye’deki azınlık hakları ve kültürel haklar konusunu çok olumlu bir sürece sokmuştur. Bu süreç, 1920 ve 30′larda Kemalizm’in ülkeyi çağdaşlaştırmak için yukarıdan devrimle yaptığı hukuk reformlarının doğrudan devamı niteliğindedir. Nasıl bu yıllarda Kemalist yukarıdan devrime aşağıdan yukarıya şiddetli tepkiler (irtica) gelmişse, bugün de bu Uyum Paketlerine tepki gelmektedir. Bu Sevr Paranoyasının beslediği zihniyet, reformlara şiddetle direnmektedir.

Sonuç: Yıllarca çok farklı kültürlerin barındığı Anadolu coğrafyası, kültürel ve tarihsel zenginliklerin de beşiğidir. Osmanlı döneminde ümmet anlayışıyla birçok kimliği bünyesinde barındıran dönemin ardından Türkiye’de tek kültürlü homojen bir ulus oluşturma yolunda ciddi adımlar atılmıştır. Ama farklı kimlik ve kültürler bir mozaik olarak Anadolu topraklarında varlığını sürdürmeye devam etmiştir.

Kemalist devrimin yapıldığı 1920 ve 30′larda çok doğal olan bu tutum, bizzat Atatürk’ün Muasır Medeniyet tezi icabı artık geride kalmıştır. Bugün Muasır Medeniyet 1920 ve 30′ların Avrupası değil, 2000′lerin Avrupasıdır. Artık, vatandaşlık anlayışının yeniden gözden geçirilerek, çağdaş Avrupa’daki çok kimlikli, çok kültürlü, demokratik, özgürlükçü ve çoğulcu bir toplumsal modelin örnek alınması zorunludur.

Buna göre özgür, bağımsız, yaratıcı yetenekleri ile kültürel haklarını rahatça kullanabilen, hak ve görevlerinin bilincinde olan bireylerin sahip bulundukları siyasal ve hukuksal statünün tanımlanması gerekir. AB Uyum Yasalarıyla parça parça yapılmak istenen bu tanımlama,

a- Bireysel özgürlüklere sahip olma hakkı,

b- Ekonomik ve toplumsal olanaklardan özgürce yararlanma hakkı

c- Devlete katılma hakkı,

d- Kültürel çoğulculuk hakkı

ilkelerinin, yasalarımızın tümünün taranması sonucu hayata geçirilmesiyle mümkündür. Bu ilkelerin uygulanması anlamında:

1) Türkiye Cumhuriyeti anayasası ve ilgili yasalar; özgürlükçü, çoğulcu ve demokratik bir içerikte ve toplumun örgütlü kesimlerinin katılımıyla yeni baştan yazılmalıdır.

2) Eşit haklı vatandaşlık temelinde, farklı kimlik ve kültüre sahip kişilerin kendi kimliklerini koruma ve geliştirme hakları (yayın, kendini ifade, öğrenim gibi) güvence altına alınmalıdır.

3) Merkezi yönetim ve yerel yönetimler, yurttaşların katılımını ve denetimini esas alacak bir biçimde şeffaflaştırılmalı ve demokratikleştirilmelidir.

4) İnsan hak ve özgürlüklerine yönelik evrensel normları içeren uluslararası sözleşmeler ve temel belgeler, özellikle de Avrupa Konseyi Çerçeve Sözleşmesi çekincesiz imzalanarak onaylanmalı ve hayata geçirilmelidir. Bundan sonra, artık uluslararası sözleşmelere Türkiye’deki alt kimliklerin inkarı anlamına gelecek çekinceler ve yorum beyanları getirilmemelidir.

B) İnsan Hakları Danışma Kurulu Başkanı İ…… Ö…. K……. tarafından basın açıklaması öncesinde basın mensuplarına dağıtılan ve basın açıklaması sırasında elinden alınarak yırtılan metin:

Anılan metnin ilgili bölümü ise aynen şu şekildedir;

…………..
I- HATIRLATMA

Adı geçen rapor nedeniyle kamuoyunda yapılan tartışmalar, İnsan Hakları Danışma Kurulu’na (İHDK) yöneltilen gerçek dışı, haksız eleştiri ve suçlamalar karşısında, İHDK Başkanlık Divanı, 22.10.2004 günü düzenlediği basın toplantısı ile yetinmeksizin, kamuoyuna bir de yazılı açıklama yaptı.

Söz konusu basın toplantısı ve açıklamada, kısaca, İHDK Yasası ve Yönetmeliğinin ilgili hükümleri doğrultusunda oluşturulan komisyonlar ve alt-komiteler yoluyla gerçekleştirilen çalışmalar yanında; 1.10.2004 günlü Genel Kurul toplantısı ve alınan kararlar hakkında bilgi verildi. Aynı gün, Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Çalışma Grubu Raporu, İnsan Haklarından Sorumlu Başbakan Yardımcısı’na resmi bir yazıyla gönderildi.

Kamuoyunu yanıltıcı ve konuyu saptırıcı açıklamaların sürmesi üzerine, 25.10.2004 günü yazılı bir açıklama yapıldı. Üç gün arayla yapılan iki açıklamanın ortak paydası şudur: İHDK, yasayla oluşturulmuş bir kuruldur. Görev alanı ve çalışma tarzı, ilgili mevzuatta belirlenmiştir. Mevzuat, sadece Kurul’u değil, aynı zamanda onun sekreterya hizmetini yürüten ilgili idari birimleri ve Kurul’un muhatabı olan siyasal otoriteleri de bağlamaktadır.

Basın toplantısında üzerinde durulacak konu, Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Çalışma Grubu Raporu olacaktır. Rapor, hazırlanma tarzı, içeriği ve sonuçları açısından ele alınabilir. Burada daha çok, içerik üzerinde durulacaktır. Çünkü, hazırlanma tarzı, kamuoyuna defalarca açıklandı. Sonuçları ise, siyasal organların takdiriyle ilgilidir. Esasen açıklama gerektiren raporun içeriğidir. Öyle anlaşılıyor ki, bu konuda yazanların çoğu raporu okumamış; konuşanlar ise, yapılan açıklamaları dinlememiş bulunuyor. Böyle bir dezenformasyon ortamında, kamuoyunun yanlış yönlendirilmesi kaçınılmazdır.

Usul konusunda şu kısa açıklamayla yetinilecek: 2003 yılından bu yana İHDK’nın gündeminde bulunan adı geçen rapor, 1.10.2004 toplantısının da ikinci gündem maddesi idi. Eylül ayında bütün üyelere duyurulan gündem, Başbakan Yardımcısı A. Gül’e de iletildi; kendisi aynı zamanda toplantıya davet edildi. Rapor, öğleden sonraki oturumun tek gündem maddesini oluşturdu. Karşıt görüşler ve uzlaştırıcı açıklamalar dile getirildi. Toplantı saati (10-18) sona ermeden, Alt-Komite Başkanı Prof. Oran’a, dile getirilen önerileri de göz önüne alarak son bir revizyon yapması yönünde ahlaki bir ödev yüklenerek, rapor oylandı ve kabul edildi. Karşıt görüşe sahip olanlar dahil, hiçbir üye, karar alma usulüne itiraz etmedi. Toplantıyı izleyen günlerde, Kurul Başkan Prof. Kaboğlu’nun da tavsiyelerini de dikkate alarak, Prof. Oran, raporuna son şeklini verdi.

II-RAPORUN İÇERİGİ

Rapor özeti: Dünyada azınlık kavramı ve tanımı, Türkiye’de azınlık kavramı, tanımı, kültürel haklar, Türkiye’de ilgili mevzuat ve uygulama, Türkiye’de ilgili mahkeme içtihatları, Türkiye’de ilgili durumun temelleri olmak üzere, toplam beş başlıktan oluşan Rapor’un sonuç kısmı, önerilere ayrılmış bulunuyor.

Türkiye’de azınlık kavramı, tanımı, kültürel haklar başlığı altında, Lozan Antlaşmasının, azınlık kavramını belirleyen üç ölçütten sadece dinsel ölçütü temel alarak gayrimüslim yurttaşları azınlık olarak tanıdığı saptaması yapıldıktan sonra, bu konudaki sıkıntılar, iki noktada özetlenmektedir: Türkiye’nin uluslararası sözleşmelere koyduğu çekinceler ve Lozan’ı gerektiği gibi uygulamaması.

Gayrimüslim kavramına sadece Rum, Musevi

Leave a Reply